Duyuru

Çöküş
Henüz duyuru yok

Saddam, Kaddafi, Seba ve çArşı

Çöküş
X
 
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
yeni mesajlar

    Saddam, Kaddafi, Seba ve çArşı

    Muammer Kaddafi ve Saddam Hüseyin...
    İdealleri, yaşantıları, çalkantıları, mücadeleleri, dostlukları ve düşmanlıkları, gaddarlıkları, yönetim şekilleri, insan ilişkileri ve çöküşleri birbirine çok benzeyen iki lider...


    Muammer Kaddafi ve Saddam Hüseyin...
    İdealleri, yaşantıları, çalkantıları, mücadeleleri, dostlukları ve düşmanlıkları, gaddarlıkları, yönetim şekilleri, insan ilişkileri ve çöküşleri birbirine çok benzeyen iki lider...
    Sevenleri de vardı sevmeyenleri de.
    Onları kahraman olarak görenler de vardı, zalim birer diktatör olarak görenler de.
    Kurtuluş diyenler de vardı onlar için, kurtulalım diyenler de.
    Askerdiler.
    Doğdukları toprakların durumundan endişe içindeydiler.
    Olanları izlemek ve kaderin değişmesini beklemekten ziyade yapmak ve değiştirmek derdindeydiler.
    Korkusuzlardı ve gözlerini budaktan esirgemeyecek kadar cesurlardı.
    Herşey ufacık bir cesaret kırıntısıyla başladı.
    Geleceğe el attılar, bir yazgı öngördüler ve o yazgıyı gerçekleştirdiler.
    Kendi komutalarında, kendi doğrularını benimseyen bir devlet anlayışıyla bir devrim yaptılar ve insanlara, kendi insanlarına bu devrim sayesinde yaşam alanları sundular.
    Seversiniz - sevmezsiniz, takdir edersiniz ya da etmezsiniz, onlar kendi toprakları için çığır açan iki "liderdiler"
    Takdire şayan ve acıya dayanıklı mücadeleler gösterdiler.
    İşkencelere, zındanlara, yıldırmalara maruz kaldılar. Çok zaman yıkılmalarını isteyenler oldu, ayakta kaldılar.
    Baş eğmediler. Farklı ideolojilerin ya da güçlerin kendilerini ele geçirmesine her daim karşı durdular. Özlerini ve geleneklerini korudular, yozlaşmadılar.
    Emperyalizmin ve maşa olmanın karşısında durdular. Bu yüzden kendilerine diktatör ya da katil damgası vurulabilecek eylemlerde de bulundular, hatalar da yaptılar.
    Ve sonunda düşmandan değil, kendi özlerinden gelen kurşunlarla yıkıldılar.
    İkisine de kendi toprakları dar edildi. Hüseyin düşmanın eline bugünlere getirdiği halk tarafından teslim edildi.
    Muammer'in de kaderi benzer oldu. Kendi insanı tarafından yakalandı, linç edilerek öldürüldü. Cesedi sokaklarda süründürüldü.
    İki farklı diyardan iki koca devir iki benzer senaryoyla kapandı.
    Şimdi bu kapanan perdeler halklar için özgürlük olarak algılanabilir, fakat yıllar sonra özgürlük mü esaret başlangıcı mı olduğunu hep birlikte göreceğiz.
    ***
    Süleyman Seba...
    85 yıllık ömrünün 69 senesini Beşiktaş semtinde, sokaklarında, üzerinde kâh forma kâh takım elbiseyle, kartvizitinde kâh başkan kâh sporcu kâh taraftar yazarak yaşadı.
    Ömrünü adadığı Beşiktaş mücadelesinde çok büyük mutluluk ve başarılar da gördü, çok derin üzüntü ve hüsranlar da.
    Beşiktaş'ın askeriydi.
    Beşiktaş ne zaman neye ihtiyaç duysa Süleyman Seba oydu.
    Beşiktaş'ın yazgısının da değişmesi gerekti zaman zaman.
    Tıpkı verilen örneklerde olduğu gibi, izlemekten ve beklemekten daha fazlasını yaptı. Beşiktaş'ın yazgısını değiştirdi.
    Çok zor şartlar altında yönetti Beşiktaş'ı. Kulübün elektriğinin, telefonunun kesildiği zamanları da gördü.
    Fulya tesislerini, Akaretler'i, İnönü Stadı'nın kullanım hakkını Beşiktaş'a kazandırmak için şampiyonluklar ve kupalardan daha fazla mücadele verdi.
    Büyük paralar harcamadı belki ama büyük sıkıntılardan kurtardı Beşiktaş'ı.
    Pahalı ve yıldız futbolcu transfer edemedi belki ama Beşiktaş bünyesindeki herkesi - herşeyi değerli hale getirdi.
    En büyük mücadeleyi de saha içinde ya da diplomaside değil, Beşiktaş'ın kendine has kimliğini korumak için verdi.
    Beşiktaş'ın yozlaşmaması, kendi değerlerinden uzaklaşmaması, birtakım düşüncelerin etkisine girmeyip kendi benliğini oluşturan ilkelerin peşinden gitmesi için çabaladı.
    Asla dikta uygulamadı fakat zaten yaptıklarında itiraz edilecek taraf yoktu.
    Tüm bu devrimleri yaparken o da büyük savaşlardan, yorgunluklardan, zorluklardan geçti. Beşiktaş geleneklerine sahip çıkmaya adadı kendini.
    Ancak yukarıda anlatılan iki liderden onu farklı kılan; kendi doğrularını dayatmak için dikta veyahut şiddet uygulamamasıydı.
    Daha sevgi dolu ve daha babacandı sahiplenişi.
    Tamam, geleneklere sahip çıkması doğru ve güzel olandı ama çağın değişikliğine ayak uyduramadı belki de Seba.
    Herşey, herkes aynı kalacak zannetti. Beşiktaş'ı da aynı düzende, bildiği gibi yönetmeye devam etti.
    Oysa değişiyordu insanlar ve değişiyordu dünya düzeni. Futbol da değişiyordu, oyun olmaktan çıkıp endüstriyelleşiyordu.
    Kazanmak için her yol mübah sayılmaya başlamıştı. Olmaz, yapılmaz denilenler geliyordu başa.
    Bu kadar çakallıkla başa çıkamadı çağa uyamayan Süleyman Seba. Üstelik aldığı terbiye onlara onlar gibi cevap vermesine de, oyunu onlar gibi oynamasına da engeldi.
    Yaşlı kurt yorulmuştu. Bu dünyaya yabancılaşmıştı. Doktorlar maçı dahi yasaklamışlardı kalbi küt küt atıyor diye.
    Malum, Beşiktaş maçlarını izlemek hasta bir kalp için intihar demekti.
    Beşiktaş'ın hakları çatır çatır alınıyor, ekmeğine lime lime kan doğranıyordu.
    "O" ise hiçbirşey yapamıyordu tüm bunlar olurken. Alışık olmadığı çakallar aleminin raconlarını bilmiyordu.
    Bırakıp gitmek desen yakışmazdı ona, hem yıllar yılı karşısına bir tek rakip dahi çıkmamıştı. Rakipsizliği şiddetinden değil, babacanlığındandı.
    Onu yıkacak, devirecek bir kuvvet yok gibi geliyordu kendisi de dahil olmak üzere herkese.
    Ta ki bir gün "Ahmet Dursun Seba gitsin" seslerini duyuncaya kadar.
    ***
    Zamanın Beşiktaş sevdalıları -bence o zamana göre haklı sebeplerle- yüreklilik göstererek kibriti çakmışlardı.
    Onurlu adamdı Seba, yediremedi gururuna. Kırgınlıklar ve gönlünde kopan fırtınalarla ayrıldı.
    Herkes Beşiktaş için yeni bir devir başladığını düşünüyordu, oysa kimse giderken Seba'yı ve o duruşu mumla arayacağını tahmin etmiyordu.
    Beşiktaş, 2000'li yıllara "yenilikçi" yönetim anlayışıyla girecek, böylece zamana ayak uydurup hakkını da yedirmeyecekti.
    Ancak alışık olmadığımız şekilde artık tribünde ayak ayak üstüne atıp purosunu içen, magazinlerde gecelerin adamı olarak boy gösteren, ismi mankenlerle, sosyetik güzellerle anılan bir başkanımız olmuştu.
    Yaşadığımız 100. yıl şampiyonluğu Beşiktaş'ın hakkının artık yenmediğine bir delildi.
    Ertesi sezon da ilk yarıyı 11 puan farkla lider bitirdi Beşiktaş.
    Sonrası malum..
    O şampiyonluğu verdik, tüm taşlar yerinden oynadı.
    Hakkımızı daha da beter yendiğini de gördük.
    Halka arz oldu Beşiktaş, değer ve itibar kaybettik
    11 puan öndeyken şampiyonluğu vermemize set olacağına yardımcı oldu yönetim.
    Hatta rant sağladı son günlerin moda tabiriyle.
    Dönemin başkanının şu an Fulya'daki mal varlığına bakanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
    Sonra yine tribün protestosuyla başlayan bir süreç ve yine bir kaos, yine bir yönetim istifası.
    Ve en sonunda, Yıldırım Demirören.
    ***
    Beşiktaş'ı Seba'dan Demirören'e düşüren zihniyet, devrimin akıl ve strateji ile değil, şiddetle yapıldığının ürünüdür.
    Seba protestosu da haklıydı zamanında bence, Bilgili'nin o koltuktan indirilmesi de.
    Şimdi Demirören yönetimi de protesto edilmek, alt edilmek, azledilmek dahil herşeyi hakediyorlar.
    Beşiktaş makamına yakışmayacak hal ve tavırlarının bini bir para.
    Sportif başarısızlık, basiretsizlik, endüstriyel futbolun esiri olmuş düşünceler, Beşiktaş değerlerini ayaklar altına alma, skandal yönetim biçimi, Beşiktaş üzerinden kendi rant ve reklamını yapma, soyadıyla bile açamayacağı kapıları Beşiktaş başkanlığı makamıyla açma, Beşiktaşlılığı hiçe sayma, taraftarına dahi şiddet uygulayabilme, kulübün borçları içerisinde kendine özel bir kalem açarak kulübü kendine mahkum etmeye çalışma, adı Beşiktaş ile asla anılamayacak şike gibi bir durumu kılıfına uydurup söz konusu camiayı sahiplenip kollama...
    Bini bir para.
    Üstelik eşinin - çocuklarının yanında küfür yediği halde halen üste çıkabilecek kadar da yüzsüz bir organizma.
    Ne Seba'daki gurur ve burukluk var, ne Bilgili kadar (!) erdem...
    Üstelik basın da ondan yana, endüstriyelin çarkını döndürenler de.
    Üzerine bir de muhalefet sessiz, korkak ve Beşiktaş kaderine terkedilmiş bir vaziyette.
    Denize düştüğünde sarılabileceği bir yılan bile yok koca Beşiktaş'ın.
    Yılana niye sarılıyoruz ki deme, yılanın yılan olmadığını anlıyorsun insanları görünce.
    Yani bu kez akılla yapmak lazım bu devrimi.
    Bu kez birlik ve beraberlikle.
    On sene sonraki Libya ve on sene sonraki Irak'a benzememeli on sene sonraki Beşiktaş. Emperyalizm mağduru olmamalı.
    Ya Beşiktaş'ı da bir gün bir petrol şeyhi satın alıverirse, Beşiktaş sermaye oluverirse? İşte bu yüzden;
    Bu kez akılla yapılmalı bu devrim. İğneyle kuyu kazıyarak, düşünüp mesai harcayarak.
    Akılla bertaraf edilmeli bu düşman, birlik ve beraberlikle.
    Mustafa Kemal'in vatanı yeniden inşa ettiği topraklar üzerinde, devrimler de onun yaptığı gibi yapılmalı.
    Önce bir önderi olmalı bu devrimin, Kurtuluş Savaşı sonra başlamalı.
    Elbirliğiyle dizmeli tuğlaları sonra.
    Ve kimse beklememeli bir başkasından.
    Çünkü hepimiz birer Beşiktaş devrimcisi olabiliriz.
    Kim istemez ki?
    Yeter ki elimizdekileri kaybetmeyelim.
    Akılla çıkılan bir yol varsa, şimdi kötülenen çArşı işin alın teri kısmını üstlenecektir.
    O gün geldiğinde başınızı eğdirebilecek söylemlerden kaçının.
    çArşı'nın ruhunu hatırlatmaya gerek de yok, haddimiz de.
    Sabırla ve inançla; her yarın bu mücadele için yeni bir başlangıç olacak.
    Ve günü gelecek, tarihi yeniden çArşı yazacak.
    Bu devrimin Kuva-yı Milliye'si yine çArşı olacak.
    Ötesi yok...
    * Bu bir kıyaslama yazısı değil, bir durum tespitidir. Onursal başkanımızı siyasi kimliklerle karşılaştırıp devrik bir lider gibi göstermek haddim olmadığı gibi, böyle bir niyetim de yoktur. Bu yazı sadece bizi bilmemkaçıncı defa bekleyen tehlikelere karşı bir uyarıdır.

    Tribünde çArşı, hayatta Beşiktaş...
    Ve biz, buradayız.


    2012-Doruk Koç
Hazırlanıyor...
X