Beşiktaş... Hepimizin kutsalı, siyah-beyaz renklere sahip takım değil; semt olan. Kimi oradan başlar arma aşkını anlatmaya. Caddeleri, sokakları, havası... Yanlış mıdır? Asla! Peki yeterli mi? Yine koca bir hayır.

İstanbul'da hiç yaşamamış ve hatta yedi tepenin sınırları içerisinde dahi hiç bulunmamış onlarca, yüzlerce, binlerce taraftar var kalbi takımının ait olduğu semtte yaşayanlarla birlikte çarpan. Beşiktaş gol atınca Edirne'den Kars'a, Sinop'tan Antalya'ya kadar birçok ilde, ilçede, köyde heyecanlanan; yenildiğinde kahrolan...

Nasıl anlatılabilir bu durum, en derinden hissetmeyen bir insana nasıl aktarılabilir? Elbette genel-geçer bir şeyler söylenebilir: "Futbolun birleştirici etkisi" gibi klişeler ya da psikoloji üzerine bilimsel araştırmalar, incelemeler... Peki ya Beşiktaş armasının, siyah-beyaz renklere duyulan aşkın, kara kartal sevdasının diğerlerinden çok daha büyük, çok daha tutkulu olmasına ne diyeceğiz o zaman? Sanıyorum ki burada sevenlere değil, sevilene dikkat edilmeli; şanlı Beşiktaş'a.

Tertemiz, pırıl pırıl bir geçmiş ve dostun da düşmanın da saygısını kazanmış onurlu bir duruş olarak belirleyebiliriz burada nedeni ama yeterli olmuyor, bir şeyler eksik kalıyor hep. İşte burada da devreye kenetlenmişlik giriyor, dünyanın birçok farklı bölgesindeki sayısız insanın aynı anda oturup aynı anda kalkması gibi.

Tepeden tırnağa bir şampiyonluk hevesi, başarıdan başarıya koşulduğu günlerin hayali kurulurken temkinli de yaklaşmak aynı zamanda, rehavet duygusuna kapılmamak. Yapılmamış ama yapılmış gibi görünen ağız ve eylem birliği; yönetimden futbolculara, teknik direktörden taraftarlara...

Üzüntüyü yıllarca birlikte çektik, zorlukların üstesinden bir bütün olarak geldik, hep beraber savaştık; ipi göğüslediğimizde de hepimiz atacağız o turu ve hepimiz bağıracağız, "ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ!" diye. Edirne'den Kars'a, Sinop'tan Antalya'ya kadar birçok ilde, ilçede, köyde...