Islak betona değmekten köşesi paslanmış olan sürgülü demir kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı.

Dışarıdan gelen, çıkan ses karşısında yüzünü buruşturdu. Ömründe daha önce böyle ses duymamıştı. İçerdekiler içinse bu iç gıcıklayan ses gayet normal, hatta mutluluk vericiydi. Çünkü buralarda insanlar birbirlerinin sesinden başka ancak böyle sesler duyabilirlerdi. Yeni geleni herkes ince bakışlarla süzüyordu şimdi. Çok gençti bu, ne işi vardı bu yaşta buralarda... O da zaten şaşkın bakışlarla etrafı süzmekteydi. Biri bu sessizliği bozmasa sanki bu bakışmalar, bu durağanlık hiç bitmeyecek gibiydi. O an; yancı olduğu her halinden belli olan biri yanına gelip bozdu sessizliği. "Gel sana yatağını göstereyim" dedi, gencin elindeki paltoyu çekiştirerek.

***

Koğuşun rutubetten sararan bir zamanlar açık maviye boyanmış bakımsız duvarının dibinde, üstelik en alt kattaki kimsenin yatmaya tenezzül etmediği ıskarta ranzayı vermişlerdi ona. Dert etmedi, şu an hiçbirşey ona burada olmak kadar koymazdı nasılsa. Hep bir ağızdan "Allah kurtarsın" sesi yükseldi. İnce bir sesle "eyvallah" diyebildi. Şeref Bey'in "Feda" deyişini düşündü. O da ancak böyle söyleyebilmiş olmalıydı. Neden sonra çömeldi ranzasına. Belki uyursa vakit daha kolay geçerdi. Duvara döndü yüzünü, rutubet kokusu uyutmuyordu. Gözü duvarın dayanılmaz rutubetten önceki asıl haline ilişti. Açık maviyi görünce huzur doldu içi. Denizleri, gökyüzünü, özgürlüğü düşündü. Yüzüne bir tebessüm yayıldı. Artık gözlerinin huzurlu bir uykuya yenik düşme ihtimali vardı. Duvarın açık mavisi rutubetin verdiği olanca rahatsızlığa galip gelmişti. Gözkapaklarındaki süngü düştü ve nihayet uykudaydı.

***

Uyandığında saat gece yarısına geliyordu. Bir an kendini evinde, yatağında hissetti. İyi de onun odası bu saatte böyle dumanaltı olmazdı. Bir de çay fokurdaması duydu inceden. Elinde iki tavşan kanıyla karşıdan bir ihtiyar onun yanına doğru geliyordu. "Allah kurtarsın evlat" diyerek çaylardan birini ona uzatarak yere çömeldi. Tüm koğuş uykudaydı. O gece neredeyse sabaha kadar sigara içip konuştular. Belli ki yolu daha önce buralara düşmemişti bu gencin. Nasıl düştüğünü bile sormadı. Ailesini sordu, umutlarını, hayal kırıklıklarını. Şimdi dışarda olsa neler yapacağını... Hepsini dinledi sabırla. Baktı ki saat sabah beşe geliyor, yol aldı yerine doğru. Giderken de "Hadi sen de uyu evlat, sayıma kalkamazsın. 1-2 saat de olsa dinlen, yarın zor bir gün olacak dedi. Gencin adının Ömer olduğunu da bu sohbette öğrenmişti. Lâkin bu son sözden korkmuştu Ömer. Yarın zor bir gün olacak demek ne demekti, yarın neden zor olacaktı? Yarın onu bu bilmediği, bu yakışmadığı yerde ne bekliyordu? Bir dikenüstü şekerlemesine daldı.

***

2 saat sonra gardiyanlar tıpkı ihtiyarın bahsettiği gibi baskın verircesine girdiler koğuşa. Ömer'in buraların "yeni yetmesi" olduğunu bilirmiş gibi gözdağı verircesine bakıyorlardı ona. Kanlanmış gözlerinde korku yoktu zerre kadar. Derken bir hareketlilik gördü koğuşun öte dibinde. Oraya doğru götürdü ayakları Ömer'i. Bu dün gece ona yoldaşlık eden ihtiyarın yatağıydı. Zulada bir tahta sandık buldular. İçinden Beşiktaş formaları, posterleri çıktı. İhtiyarın ağzının kenarından sakallarına doğru düzülen kan, gözyaşlarıyla çenesinde buluşmuştu. Ana avrat küfür eşliğinde ateşe attılar sandığı. Gardiyanlardan sadece biri hüzünlü gözlerle bakıp omzuna dokundu ihtiyarın. Sonra da Ömer gitti gururu "yine" kırılan dert ortağının yanına. Bu kez o çömeldi diğerinin ranzasına. Başladılar birkaç kelimelik soru cevaplara.

- Adın ne baba senin?
- Rıfat
- Beşiktaşlı mısın?
- Yok be ya, öylesine merak işte. Bu yaştan sonra karı kız baldırı gösteren dergilere mi bakalım?
- Ya bu sandığından çıkanlar?
- Amma uzattın be yeğen... Topa merakım vardı işte gençken. O zamanlar da Vedat hastasıydık, ondan yadigar.

Ömer üstelemedi...

***

Akşam yemeğinden sonra Ömer, Baba Rıfat'ı eski bir radyoyu tamir etmeye çalışırken gördü. Koğuştaki herkes de Rıfat'a bakıp gülüyordu. Bir anda gözleri parladı Baba Rıfat'ın. Kulağını dayadığı yerden bir ses geliyordu. Ömer gitti oraya doğru. Rıfat Baba mevzuya uyandı, hemen kıstı radyonun sesini.

- Ne var be oğlum?
- Hiç be baba, can sıkıntısı işte. Sana bakmaya geldim. Radyo mu o elindeki?
- Hee ne olmuş?
- Hiç, meraktan.
- Ne yapıyorsun onunla?
- Arada iki tıngırdatıyorum işte.
- Baba be, Beşiktaş'ın maçı var. Açıversene.
- Bana ne lan Beşiktaş'ın maçından? Ağzımdan lafı alıp kafa bulacaksın değil mi sen de bunlar gibi? Ben bıraktım maçı muçu, yemezler.
- Olur mu Rıfat Baba, hasta Beşiktaşlıyım ben. Aç şu maçı, aç gözünü seveyim. Ses eden olursa mevzunun kralını çıkarırız seninle. Farzet ki Kadıköy bu koğuş.
- Deme be evlat?
- Hadi be baba...

***

"Sevgili dinleyenler; Beşiktaş ilk yarıda gazhane tarafındaki kaleye hücum ediyor."

"Hey gidi günler" dedi Baba Rıfat. Gözlerinin dolmasından yaşanmışlıkları olduğu belliydi. Ömer süzüyordu bu esrarengiz adamı. Lâkin bir süre sonra Rıfat Baba maziyi, Ömer Rıfat Baba'yı unutup maça daldılar. Önce öne geçti Beşiktaş, ayağa kalktı koğuş iki sevdalı gırtlağın etkisiyle. Sonra korktuğu başına geldi Baba Rıfat'ın. 2 gol yedi Beşiktaş üstüste. İki kurşun, iki fişek, iki gürz saplandı iki kartalın böğrüne. Maç bitti, koğuşta eğlence başladı. Beşiktaş'ın her mağlubiyetinden sonra olduğu gibi, koğuşta yavşak naralar yükseliyordu. "Yine mi yenildi Beşiktaş Rıfaaaaaaaaaaaat - iki tek at" Gardiyan da sanki duymuşçasına biraları getirdi, Rıfat Baba şişe hiç bitmeyecekmiş gibi içmeye başladı.

Çığlıkların geldiği yere doğru bir sandalye uçtuğunu gördü Baba Rıfat başını kaldırdığında. Ömer ayakta ve bir kolu kulaç atarcasına öndeydi. Sandalyeyi oraya yollayan o olmalıydı. Sandalyenin gittiği yerde ise kan revan içinde biri. Revire haber salındı, gardiyanlar koğuşa baskın verdiler. İfadeler alındı. Rıfat Baba ve Ömer sergiledikleri Kadıköy piyesi yüzünden 3 hafta hücre cezasına mahkum edildiler. Kendisi için seviniyordu Rıfat Baba. Hiç değilse yanında yıllar sonra ilk defa yalnızca bir Beşiktaşlı olacaktı. Ömer için üzülüyordu lâkin. Çocuk daha koğuştan korkarken hücreye mahkum olmuştu. Keşke tutsaydı çenesini, belli etmeseydi Beşiktaşlı olduğunu.

***

Hücrede en azından sohbet edecek bolca vakitleri vardı. Arada bir hücreye hafif yollu işkence olarak verilen güneş ışığını, gardiyanların insanlık dışı muamelelerini saymazsak koğuştan daha iyi bile denilebilirdi. Bir gece Baba Rıfat hikayesini sordu Ömer'in. Üniversitede hızlı bir öğrenci olduğunu, iktidara yönelik protestosunun büyümesi nedeniyle bölücü sıfatıyla cezaevine atıldığını anlattı Ömer. Ağır cezada, kendisine potansiyel terörist gözüyle bakılacak bir ortamda yargılanacaktı, şansı yoktu. Artık o da davası yüzünden hayatı ıskalayanlar safına katılmış bir gencecik fidandı. Baba Rıfat duygulanmış, Ömer'de kendi gençliğini görmüştü. Lâkin mapusluk günleri gibi hikayesi de kısacıktı daha Ömer'in. Daha burada çok günleri, çok geceleri vardı. Ömer biraz korku, biraz merak, biraz da şefkatle sordu Baba Rıfat'a... "Peki baba, senin meselen nedir?"

Rıfat Baba derin bir iç çekti. Bu, kimsenin bilmediği mazisini Ömer'e anlatacağına işaretti. Sırtını duvara yasladı, yutkundu, başladı.

"Ben muhafazakâr bir ailenin oğluydum evlat. Ailemin istediği gibi bir çocuktum. Sesi çıkmayan ve sadece itaat eden. Çocukluğumda bana öğretilmiş bir ahlak aşılamaya çalıştılar. Ahlakımın ve bilincimin kendi kendine yerleşmesini değil, kendi istedikleri bir konumun içinde olmamı yeğlediler. Ve bizi sadece belli bir görüşün sempatizanı haline getirmeye çalışan bir hayat döngüsünün içine soktular. Böyle böyle liseye kadar geldim. Kanımın en deli aktığı zamanda bile ne çocukluğu ne gençliği yaşayabildim. Sonra bir kız sevdim, adı Leyla. Efsanedeki Leyle oysa ben Mecnun'dan daha çok sevdim. O da beni sevdi, Allah var. Tertemiz bakışmalar yaşıyorduk hiçbir günaha girmeden. Elini tutuyordum bazen ara sokaklarda. Bir de yanağında bir ben vardı ufacık, onu öpüyordum ara sıra. Liseden sonra fakülte okumayacak, işe girip çalışacak ve onunla evlenecektim. Bu arada tek eğlencem Beşiktaş maçlarıydı. Bazen Leyla ile beraber giderdik. Onunla gittiğimiz maçları hep yenerdik. O benim uğurumdu. Sonra bir gün maça gitmek için bindik vapura, abisine yakalandık koca denizin ortasında. Gitmiş ispiyonlamış kızın babasına. Biz Erzurum'dan gelmeyiz, Kürdüz. Bastı yaygarayı kayınpeder... Benim Kürde verilecek kızım yok dedi babama. Babam bunu duydu, sen nasıl başka gözle baktın bu kıza diye bir tokat da o savurdu. O evden çıktım o gece. Anamı, babamı, Leyla'yı bile son görüşüm o oldu."

Bir yandan bölmek istemiyor, bir yandan dinlediğini belli etmek istiyordu Ömer. "Eee baba?" diyebildi. "Hadi evi anlarım da, sevdiğini niye bıraktın?

"O da karşı gelecek değildi ana babasına. O zamanlar şimdiki kadar kolay değildi evlat. Hem ailesinin yaptığının adı o sıralar ortalıkta sık dolaşan faşizmdi. Sonra düşündüm, benim ailemin de yaptığı şey aynısıydı. Bir kızı sevmek onların ahlak değerlerine uymadığı için beni ailemin şerefine leke getiren bir hain gibi görüyorlardı. Aşk günahtı. İnsanın istediği kişi helali olmamalıydı onlara göre, insan helali olacak kişiyi istemeliydi. Neyse, vurdum sokağa. Allahtan mevsim yazdı. Birkaç gün banklarda, parklarda falan yattım. Sonra bir ayak işi buldum kendime. Haftalıklarımdan bir maç parası biriktirip gittim maça. Köfteci işemeye gidecekti. Bana gelip şuraya iki dakika baksana birader dedi. Geçtim mangalın başına, işin ehliyiz ufaklıktan beri. Ben yapmaya başladım köfteleri. Cepte para yok, karın doyurmak var aklımda sadece. Maça yarım saat kala tüm köfteler tükenmişti. Sonra Salih abi yanında işe aldı beni. Mevzumu anlattım ona. İnanmadı başta. Sonra kanı kaynadı onun da. Para vermiyordu ama şart koşmuştu. Masrafımı o karşılayacak, ben de fakülteye gidecektim. Maç günleri stat önlerinde, maç yoksa terminallerde, haşl pazarlarında, yazlık sinemalarda köfte satıyorduk. Öyle böyle değil hem de, yok satıyorduk. Ben de Hukuk kazandım bu arada. Başladım fakülteye, verdim okumaya. Fakültenin de etkisiyle bakışım değişti. Leyla'yı unutamadıkça özgürlüğe çekiyordu beni hayat. Bir de alkole sardım o ara. Kendimi bilmez halde içip duruyordum. Solcuj çocuklarla takılıyorduk o zamanlar, birlikte maçlara da giderdik. Beşiktaş maçlarından önce ne yapar eder köfteyi bitirirdim. Salih abi kıyak yapar maça yollardı. Hayatımın bir yanı siyah diğer yanı beyazdı. Ufkumda da bir yan orak, bir yan çekiç."

Soluklandı, bir sigara istedi. Yaktı, ilk nefesi çekti. Ömer sormadan kendisi devam etti.

"İşte o dönem Denizlerle kesişti yolumuz. Aynı okulda farklı bölümlerdeydik. Kral çocuklardı, arada Beşiktaş maçlarında da denk gelirdik. Muhabbeti gitgide ilerlettik, aralarına katıldım. Bir süre sonra aynı ekmeği bölüşür olduk. Zaten bizim bölebileceğimiz birden fazla ekmeğimiz hiç olmadı. Deniz dava adamıydı. Konuşmalar yapardı. Onu dinler, fikirlerimizi söylerdik. Her türlü baskı ve dayatmaya karşı özgürlüğün kazanmasının peşindeydik. İnsanlara insan oldukları için değer verilen, ayrımı, adaletsizliği, bağnazlığı olmayan tohumlar ekme hayalindeydik. Eylem ve söylemlerimiz yurt çapında ses getirdi. Fikirlerimizden etkilenenler sonuna kadar haklı oldukları direnişler başlattılar dört bir yanda. Sevdik ve sevildik. Bir kız tarafından olmadı belki ama bir halk tarafından sevildik. Halkı ve halkın takımını hep çok sevdik. Fakat tıpkı Leyla'yı sevmek gibi bunun da vardı bir bedeli. Daha yirmili yaşlarda isyancıya çıktı adımız. İdam istemiyle mahkemeler başladı. Firariydik. Olan biteni gazetelerden takip eder hale gelmiştik. Firariyken bile gazetenin spor sayfası için boğuşmak ne demek bilir misin? Bir gün Mahir gazetenin içinden spor sayfasını çekip aldığında elimde kalan sayfada ihtiyarlamış babamın resmini gördüm. Haberde beni reddettiği, ölü ele geçirilirsem cenazemi dahi istemediği yazıyordu. Golü bu sefer de pederden yemiştik anlayacağın. Çok geçmedi diplomaların dağıtılacağı haberi geldi arkadaşlardan. Akşamına da Beşiktaş'ın maçı vardı Fener deplasmanında. Bizi bulmak isteyen fakülteye de stada da bakacaktı. Statta kalabalığın arasına karışırız diye - aslında maça gitmeyi daha çok istediğimiz için - soluğu maçta aldık. Ağzımızı gözümüzü sardık atkılarla. Tanınmayacağız sözde. O an baktık karşıdan Fenerliler belirdi. Bir Beşiktaş atkısını almışlar, elden ele gezdiriyor kansızlar. Atkı el değiştikçe oley oley çekiyorlar. Bırakır mıyız öyle? Daldık içlerine. Bir avuç Kartal kendi semtlerinde kovalıyoruz herifleri. Atkı elinde olanın peşine düştüm. Polis de benim peşimde, uyanamadım. Omzundan sarkıyordu atkı soysuzun. Çektim var gücümle, sendeledi önce. Boğuşmaya başladık sonraları. Biz cebelleşirken polis köşeyi dönüp bize doğru yaklaştı, görüş mesafesine kadar geldi. Atkıyı alsam defolup gideceğim ama bırakmıyor. Var gücümle çekiyorum atkıyı. Onu alacağımı anlayınca yüzümdeki atkıya saldırdı kansız. Atkı çözüldü, polis beni gördü. Çöktüler üzerime. Fenerliden kurtardığım etkı boynumda, iki elim arkadan kelepçeli vaziyette atıldım bir izbeye. Benden sonra Denizler de yakalanmış ama ifadelerinde benim adımı vermedikleri için ben idamdan yırttım. Onlarsa asılacaktı. 8 sene Sinop Cezaevi'nde yattım, sonra buraya geldim. Gazeteden, radyodan, televizyondan olduğu kadar takip ettim işte. Böyle böyle de bu pezoların diline düştüm. Bizden sonra sağolsunlar, Çarşı diye bir grup kurdu kardeşler. Hücreye şutlandığımda duvarlara çArşı yazdım hep, A harfinden dolayı anarşist bildiler, fişlediler. Gerçi vardır çok şükür öyle de bi yanımız. Oradan buraya geldim, 21 yıldır da buradayım işte. Artık şifreli yazıyorum duvarlara. Alıştım alışmasına da yaşlandık be evlat, can dayanmıyor artık.Bak, en son hücre aldığımda buraya son gittiğim maçın tarihini yazmışım. O Fener maçı yani. Herşeye alıştım alışmasına da, Beşiktaş yenilince işte..."

Ömer'in gözleri dolmuştu. Sarıldı Rıfat Baba'ya, kucaklaştılar. Hücrede o geceden sonra geçirdikleri günleri Beşiktaş marşlarıyla donattılar. Bu yüzden ceza bile yediler arada ama umurlarında değildi. Siz hiç hücre cezası bitmesin diye yakınan bir mahkum gördünüz mü? Ömer Baba ve Rıfat böyle bir kafadaydılar.

***

Koğuşa döndükleri akşam yine Beşiktaş maçı vardı. Üstelik bu Avrupa maçıydı. Yani radyoda değil, televizyondaydı. İçleri kıpır kıpır geçtiler ekran başına ama gece kabus gibi başladı. Beşiktaş ilk yarıda 3 gol yemişti daha. Ve her golde koğuşta o bilindik nara o bilindik yavşak ses tonuyla atılıyordu. "İki tek at Rıfaaaaaaaaaaaaaat"

Rıfat Baba zaten Ömerle hücreye gitmeye meyilliydi. Fakat her kıpırdadığında Ömer tutup zaptediyordu kolundan. Dayanamadı Rıfat Baba, patladı arkadaşına.

- Ne o ulan? Bir hücre aldın alt tarafı, oran buran oynuyor?
- Baba yapma, hücre alırsak gidemeyiz.
- Nereye gidemeyiz?
- Rövanşa...
- Rövanşa? Hasta mısın lan sen? Nasıl gideceğiz oraya?
- Herşey hazır baba. Kapalı'dan arkadaşlar bilet bile kovalayacak bizim için. Sağlam çocuklar hepsi, tasalanma.
- Peki nasıl kaçacağız?
- Hasan gardiyan Beşiktaşlı, bilmiyor musun?
- ...

***

Hasan gardiyan Çarşamba sabaha karşı saat 3'te koğuş kapısında bitiverdi. Kapının altından içeri ittiği anahtarı Ömer alıp cebine koydu. Hasan gardiyan, tavuktan zehirlenen iki kafadarı tek kollarından birbirlerine bağlamış revire götürüyordu. O saatte doktor uyuyordu elbette. Acil girişine geldiklerinde kapıdan girmeyip diğer taraftan dolandılar. Ardı boş arazi olan duvarın önüne geldiklerinde Hasan Gardiyan "Hadi eyvallah" dedi. İki kafadar duvarın üzerine tırmanıp yere iniş yaptılar. Ömer cebindeki anahtarla kelepçeyi açtığında artık ikisi de özgür birer Kartaldılar. Yalnız tam duvarı geçerken onların koğuştan birine yakalanmışlardı. Maça gideceklerini de biliyordu üstelik. Giderayak geçti dalgasını. Şimdiden "İki tek at Rıfaaaaaaaaaaaaaaat" deyip bastı kahkahasını.

Sabah semte innip Ömer'in arkadaşına doğru yollandılar. Güzel bir banyo, üzerine bir özgürlük uykusu. Ardından karınlarını doyurup stada doğru besteler eşliğinde koyuldular yola. Kapalı'ya girdiklerinde maça daha iki saat vardı. Zaman geçmek bilmiyordu. Ömner hiç değilse arkadaşlarıyla hasret gideriyordu ama onun Ömer'den başka kimsesi de yoktu.

Takım sahaya çıktığı an yıllar sonra Leyla'yı yeniden görmüş gibi oldu Rıfat Baba. Hatta bu heybetin yanında Leyla ne idi ki? Siyah şort beyaz forma vardı yine Kartallarda. Galiba buralarda değişmeyen bir tek o kalmıştı kırk yıl öncesinden. Maç başladı, tribün de aynı düdükle başladı sanki maça. Ömer şaşkındı. 40 yıldır içerde olan adam nasıl oluyor da tüm besteleri ezbere biliyordu? Hele o ilk gol geldiğinde Kapalı'nın domino taşı gibi ön sıralara yığılmasına nasıl ayak uydurmuştu bu adam?

***

Son saniyeler geliyor, Beşiktaş'a bir gol daha gerekiyordu. Ve şimdi sağ taraftan korner kullanıyordu Beşiktaş. Bu son umuttu. Fernandes'in ortası Sivok'un saçlarını sıyırdığında herkes başını iki elinin arasına almıştı ki arkadan Quaresma müthiş bir voleyle topu çatala astı. İnönü yıkılıyordu. Kapalı dile geliyordu. 2-0'la Beşiktaş turu geçiyordu. Maçın bitiş düdüğü geldiğinde ise herkes birbirine sarılmış ağlıyordu.

Maçtan sonra çok sallanmadı Ömer ve Rıfat Baba. Tebdil-i kıyafet bindiler otobüse. Ertesi sabah saat 8 buçukta kaçarken atladıkları duvarın önünde, Hasan Gardiyan'ın yanında buldular kendilerini. Girdiler koğuştan içeri. Kahvaltı hazırlıkları başlamış, çayın altı kaynıyordu. Rıfat Baba maçın kendisine sadaka bıraktığı o son sesle haykırdı.

"Beşiktaş iki tek attı, gördünüz mü ulaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaan... Esas şimdi iki tek at Rıfat"
Kahvaltılarını ettikten sonra Ömerle birlikte cezaevi müdürünün odasının kapısını çaldılar. Tabi yanlarında Hasan Gardiyan ve kollarında kelepçeyle. "Sayın müdürüm, bunları firar etmeye çalışırken yakaladım." dedi gardiyan. Ömer ve Rıfat Baba birbirlerine göz kırpıp gülümsediler. Tekrar mahkemeye çıkarıldılar sonra. Baba Rıfat "Kaçmamın cezası ölümdü. Göreceğimi gördüm, beni asın." dedi. Denizlerle aynı akıbeti istiyordu. İkisinin de cezaları ağırlaştırıldı ve tüm cezalarını hücrede çekmelerine karar verildi. Hücredeki ilk akşam, Rıfat Baba duvara çakısıyla kazımaya başladı. Ömer ne yazacak diye merakla onu izliyordu. Çakının hareketlerinden ne yazdığını kestiremedi. Ertesi gün içeri gözü gördüğüne pişman eden o güneş girdiğinde duvar da aydınlandı.

Duvarda aynen şöyle yazıyordu:
"Umudun adıdır Beşiktaş - 15.03.2012"



Ölçüyü kaçırdığımın, uzun ettiğimin farkındayım. Ama kesip biçemedim bunu.
Okuyan herkes hakkını helal etsin.
Umut tacirliğiyse de umut tacirliği.
Baba Rıfatlar ölmez...

2012-Doruk Koç