Bir Beşiktaşlının bütün sınavları 90 dakikadır.
Ya da, bütün doksan dakikaları bir sınavdır


Önemli olan, bu sınavları geçip geçemediğindir.
Beşiktaşlılık bir okuldur.
Ve Beşiktaş’a karşı sınıfta kalıp kalmamanın alınan skorlarla hiçbir ilgisi yoktur.
Beşiktaşlı olmak için, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide yürümeyi göze almak gerekir.
O çizginin hangi tarafına düşeceğin konusunda bir an bile tereddüt etmeden…
Sabır gerekir Beşiktaşlıya.
Doksan dakikalık maraton boyunca topun çizgiyi geçeceği o anı beklemek için, sabır…
Sağlam bir gırtlak gerekir.
Tam da Beşiktaş’ın ihtiyaç duyduğu yerde, gök gürültüsü gibi çökmek için rakibin üstüne…
İnanç gerekir.
Gözlerinin boşluğa daldığı anda sahadakinin Beşiktaş olduğunu hatırlamak – hatırlatmak için.
Umut gerekir.
Maçın artık dönmeyeceğini düşünerek tribünü yavaş yavaş terk etmeye başlayıp sahaya sırtını döndüğün sırada arkadan coşkulu bir gol sesi duyup da Beşiktaş’a karşı mahçup olmamak için.
Hafiften bir mazoşizm gerekir.
Aşkın acısını da tatmak, Beşiktaş’tan gelene baş üstüne diyebilmek ve hayatın sadece beyazdan ibaret olmadığını ciğerlerimize vura vura öğrenmek için.
Cesaret gerekir.
İsyan etmek, karşı durmak, göze almak ve düzensizliğin düzen olmasına muhalif olabilmek için.
Sağlam durmak gerekir, tribündeki yoldaşın takatten düştüğünde dayan omzuma diyebilmek için.
Kısacası mangal gibi bir yürek gerekir, Beşiktaşlı olabilmek için.
Çünkü Beşiktaş, siyah dediğin anda beyazı yaşatıp, beyazlara büründüğünde siyahı hatırlatabilir.
Çünkü Beşiktaş, olmaz denileni oldurarak sana ders verebilir.
Çünkü Beşiktaş top kendi ayağındayken kendisini şampiyonluktan edecek golü kalesinde görebilir.
Çünkü Beşiktaş, akşam nasılsa kazandık diye yarısında vurup kafayı yattığın maçı sabah uyandığında kaybetmiş olabilir.
Beşiktaş her hüzünden bir mutluluk, her mutluluktan bir hüzün çıkarabilir.
Beşiktaş, o ana kadar üzse de sevenlerini, tüm sevinçleri duraklama dakikalarına zulalamış ve bize sürpriz hazırlıyor olabilir.
Çünkü Beşiktaş, her şeye kâdirdir.
Sahada sıradan bir futbol da oynasa,
O gün o armayı taşıyanlar kötü günlerinde de olsa,
Her şey terso gitse de adım atacak hal kalmasa,
Bir bakmışsın adım atamazken açmış kanatlarını, süzülmüş göklere.
İşte bu yüzden, Beşiktaş’tan umut kesilmez.
İşte bu yüzden anaya babaya küsülür de Beşiktaş’a yine küsülmez.
Başka bir takımın taraftarı olmak kolaydır tam da bu yüzden.
Sonucunu önceden bildiğin maçları keyif içkisi eşliğinde izlemek,
Maçı galip bitirmek için dualar edip totemler yapmak yerine sadece bitiş düdüğünü beklemek,
Ve bir maçı baştan sona arkaya yaslanarak izleyebilmek kolaydır.
Kaçan pozisyonlara gülüp geçerek nasılsa bir dahakine gol olacağını bilmek,
Hakemin bir hatalı kararının sonucu etkilemeyeceğinden emin olmak kolaydır.
Oysa hiçbir keyif içkisi, bizi Beşiktaş maçlarında yediğimiz tırnaklar kadar sarhoş etmez.
Oysa bizde arkaya yaslanarak maç izlenmez.
Oysa bizde sigara yakmadan, totem yapmadan işler yolunda gitmez.
Ve işte bu yüzden Beşiktaşlı olmanın tadı hiçbirşeye değişilmez.
Sahalara yalnızca bir kere inebilecek bir takımın taraftarı olmayı seçebilir herkes.
Hatta dünyanın en iyi takımını da tutabilir ülke, din, dil ayırmadan.
Evet, dünyanın en iyi takımı Beşiktaş değildir.
Ama dünyanın en büyük takımı Beşiktaş’tır.
Ömür boyunca sadece bir kez yaşanabilecek bir korkuyu her maç, her pozisyonda yaşayabilmek.
Ve hala ayakta durabilmek daha sağlam, daha güçlü
Dünyanın en iyi takımı bile olsa, bir kulüp için “mes que un club” (bir kulüpten daha fazlası) denilebiliyorsa,
O zaman biz de haykırırız tüm gücümüzle, Şeref Bey’in “Feda” deyişini anarız son nefesimizde.
Beşiktaş…
Bir hayattan daha fazlası.

2012-Doruk Koç