Deplasman sabahı olduğu için mi pusluydu hava, yoksa hava puslu diye mi akşama deplasman vardı bilinmez.


Yola çıkmayı bekleyen erketeye yatmış hergelelerin ganimet kolladığı izmarit kokulu sabahlardan aşk kokan kutsal topraklara yol almanın vaktiydi. İçinde bir astımlıyı öldürmeye, bir faranjit hastasını süründürmeye yetecek duman ve bir alkoliği mutlu etmeye yetecek kadar mühimmat bulunan dört tekerli mutluluklar üzerinde kasislere uğramadan aşılan mesafeler kadar büyüktü Beşiktaş. Ve o otobüste herkes kardeş, herkes yoldaş. Herhangi bir mevzunun hallolamama ihtimali olmayan yolculuklar. Kayınpeder kızı vermiyorsa gider alırız, arabanın taksidini el atar öderiz, dersler terso gidiyorsa yaparız bi kopya operasyonu. Önce bi varalım hele şu stada. Alkol iyice kazıdı zaten mideyi. Varır varmaz ilk iş toprağı öpmek, sonra biz var söylemek birer köfte ekmek.

Dünyanın en güzel çocukluğunu biz yaşadık. Bana bizim nesilden başka bir çocukluk gösteremezsiniz Metin - Ali - Feyyazlı günlere rastlayan. Onlar biz çocukken top koşturmaktaydılar. Çocukluğumuzun Beşiktaş'ını en güzel Beşiktaş kılandılar. Bizden sonra hiçbir neslin öyle bir Beşiktaş izleme şansı olmadı. Gerçi bizden sonrakiler topu da sokakta taştan kalelerle değil, klavyede A-S-D tuşlarıyla oynadı. W da arapas demeyin sakın. Topun şiddetinin ayarlanmadığı pas arapas değildir. Olsa olsa bir sanal tatmin çeşididir. Futbolun her türlüsünden menfaat elde etmeye başlamışlardı, oynarken duyulan o çocuksu heyecandan bile. Artık çocuklar bir sokak takımı kuramaz hale gelmişlerdi pek çoğunun futbolla olan hikayesi bilgisayar oyunlarından ibaret olduğu için. Sonra bu çocuklardan soluğu tribünde aldıklarında gırtlaklarını yırtarcasına bağırmaları beklendi. Evdeki hesap çArşı'ya uymadı. Halbuki eskiden çArşı bir hesap yapar, ev halkı ona uyardı.

Biz çok şükür ki ucundan kıyısından yetiştik tribünlere. Hepimizin ilk maça gittiği adam; -babamız, amcamız, dayımız her kimse- dünyanın en uzun boylu adamıydı. Biz Beşiktaş'ı ilk defa boy haddinden sınıfta kaldığımız yıllarda onların omuzlarında gördük. O günün küçükleri büyüyüp tribünü yenilere bırakmış olsa gerek, tribünde "omuz" lafı anılmaz oldu, -işte biz kötü günde hep omuz omuzayız- Gündoğdu'nun içerisinde geçmesine rağmen.

Haftalardır Gündoğdu'nun söylenmediği, günden güne de değerlerin can çekiştiği Beşiktaş maçları izlemek adama çok koyuyor. Lakin çaresi yokmuş gibi düşünülen bu hastalığa çalımı atmak da imkansız olmasa gerek. Bir tıp mucizesine de ihtiyaç yok üstelik bunun için. Bizden önce bu yolda yürüyenlerin ayak izlerini takip etmek yeterli. Hiçbirşey eskisi gibi değil ve bu yüzden eskiler her daim güzel zaten. Tıpkı şerefli ikinciliklerin 58. maddelerden daha güzel olması gibi. Hoş, o ekolün bir temsilcisi olsa başımızda, belki yine değiştirirdi o maddeyi. Ekletirdi altına bir ibare daha. "Efendim; varsa Beşiktaş'ın da yanlışı, onu da düşürün sevabına." Demek ki tıpkı tribünlerde olduğu gibi makamda da devir - teslim yaramamış Beşiktaş'a. Düşünüyorum, acaba eskiler daha sağlıklı yaşıyordu da o yüzden mi daha sağlam, daha tutarlı, daha sözünde duran, tribünde daha sağlam ve daha gür bağıran, değerlerini koruyup kollayan insanlardı? Oysa duruş dedikleri şey bahçe malı domatesten, köyden gelen torba yoğurdundan mütevellit olmamalı. Beşiktaş'ı yöneten iki ekol arasında bu kadar terbiye farkı bulunmamalı. Beşiktaş tribünlerinin dünüyle bugünü arasında bu denli icraat ve cesaret farkı olmamalı. Yoksa içinde bulunduğumuz zaman diliminde görülen yozlaşmanın sebebi GDO'lu gıdalar mı?

GDO'lu gıdaların yerini Gündoğdu'lu 85. dakikaların yeniden alması ümitleri ile döneyim gıda meselesine. Gururla taşıdığımız halkın takımı sıfatını ortadirek ömürler sürmemize borçlu olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Hal böyleyken maçı babamızın omuzlarında izleyip iki yerine tek bilet parası vermek de normaldi, yol parasını çıkınca cepte kalan son parayla stat önündeki köfteciden iki yarım yaptırmak da. Yalnız köfteler hep iki, gazozlar hep tekti. Babalar, amcalar, abiler gazoz içmezdi. Sebebini büyüyünce anladık da gözlerimiz nemlendi. Stat köftesi diyorduk, önemlidir mirim. Açlık bastırınca inceden inceden iştah açıcı bir koku duyarsın gittiğin her yerden. Attırırsın en acılısından iki biber de araya. Sesi açar acı. Beşiktaş tribünleri her daim acılıdır zaten. Çünkü bu ülkenin vicdanıdır ve bu ülkede acı şeyler mutluluklardan daha çok yaşanmaktadır ne yazık. Şimdi endüstriyelleşmeden olsa gerek köftenin yerini hamburgerler almakta, maçlarda bağırmak yerine video çekilmekte, formanın dikişi - kumaşı eleştirilmekte, parası olmayan stada gelmesin denilmekte ve nihayet birtakım cep ve cepken çıkarkları düşünülerek pasta payının azalmaması için Fenerbahçe tarafımızdan kurtarılmaya bile çalışılmaktadır. Rüyamda görsem uyanıp kaba etimi örteceğim şu vaziyeti de gördüm ya, ağzımı da yaksan özledim seni köfte ekmek. Hiç değilse canımı yakmıyordun ağzımı yaksan da.

Son parasıyla köfte ekmek alıp stat önünde üşümekten parmak uçları kaşınan adam bilir helal kazancı. Bu yüzdendir eskilerin şimdi tribünde olması halinde herşeyin çok başka olacak olması. Ev kirasını üç gün geciktirince evden kapı dışarı edilen fakat yine de deplasmanda çorba ısmarlamaktan sakınmayan adamların yeridir orası. Bu yüzden helal maçlar izlemek ister. Bu yüzden tepkisiz kalmaz. Şimdi yalpaların göbeğindeyiz. Kendimizi de yırtsak hiçbirşey eskisi gibi olmaz.

Peki bu çorabı başımıza örenler suçlu da, bu düzene ayak uyduran, susmayı geçtim suyuna giden bizler mi masumuz? Stat önlerinde köfte kalktığı için mi sesimizi bu kadar az çıkarıyoruz? Kötü giden herşeyi sineye çekip iyi gideni silip atmak mı adalet? Bu mudur hakkaniyet? Beşiktaş'ın düştüğü durumu, hatta kirli düzen legal hale getirilirken ses çıkaramayarak gösterdiğimiz öğrenilmiş çaresizliği güllerek izleyen bir Beşiktaş yönetimi varken onları bırakıp Simao'yla Toraman'ın 85.dakikadaki gülüşüne posta koymak mıdır sahiplenmek? Onlar 85'te gülmemeliydi evet, fakat biz de Gündoğdu'yu söylemeliydik. "Küme düşürülme bir defaya mahsus olmak üzere kalksın" diyebilen bir Beşiktaş yönetimine, şanlı tarihimizde bir defaya mahsus böyle bir yönetim bulunduğunu, bir dahasının olmayacağını gösterebilmeliydik. Eskisi gibi olsak belki tefe koyduğumuz Toraman'ın Beşiktaş'a Demirören'den daha fazla sahip çıktığını görürdük. Bismillah denilen tüm organizasyonlarda en büyük desteğin kaptandan geldiğini bilirdik. Sivas ile şampiyonluk mücadelesi verirken kendisine küfredildi diye memleketinin plakası 58 numaradan vazgeçebilen bir futbolcu ile 58. maddeyi şikeye göz yumar hale getirmeye çalışan bir yönetim arasındaki basiret farkını görebilirdik. Ankaragücü beraberliğinin faturasını sahadaki play-off'lu, Çarşamba maçları bol, şikenin gölgesi altındaki bir lige veya sahada ruhtan yoksun gezinenlere değil de yedek kulübesinde gülümseyen, 8 maçtır oynamayan, kötü gidişatta zerre etkisi olmayan, Beşiktaş için gözünü budaktan sakınmayan, otur dendiği zaman oturup çık oyna dendiği anda cansiperane savaşan Toraman'a kesmez idik. Eskisi gibi olsak herkesin dalgaya aldığı Sabri'ye Galatasaray'ın sahip çıktığının bin katı sarmalardık Toraman'ı, Necip'i, İsmail'i, Beşiktaş'ı. Bir de taraftarsız bırakmazdık yönetimsiz Beşiktaş'ı.

Köfte ekmeğin yaydığı helal koku eksikliğinden mütevellitse tüm bunlar; al endüstriyelini defol üzerimizden futbol. Biz seni Beşiktaşla sevdik, Beşiktaş'ı seninle değil. Köfte ekmeği istiyoruz, naklen yayın havuzunu değil,. Tahta tribünler üzerinde takır takır bir Pınarbaşı istiyoruz, Kapalı'da alttan ısıtmalı localar değil. Gol attıktan sonra tribüne koşacak ruhu istiyoruz, yıldız santrafor değil. Tribünde koşan adamı karşılayacak taraftar istiyoruz, yedek kulübesindeki adamın tebessümüne mevzu çıkaranı değil. Ve gözlerinin içi hep gülsün istiyoruz Toraman'ın. 58. maddeyi ilk günkü gibi, mahalledeki komşu kızını ilk görüşteki gibi sevdik. Kalmasını istiyoruz, değişmesini değil. Basiretli yönetim istiyoruz, susturuculu değil. Afyonsuz tribün istiyoruz, beklentili değil. Ve şüphesiz İnönü'yü istiyoruz, dünya üzerinde başka hiçbir yeri değil. Dozerler almış önüne kaldırırken çatlamış duvarları, kanal değiştirmek zorunda kalmak istemeksizin ruhuna dokunulmayan İnönü'yü istiyoruz, başka bir stat değil. Ve İnönü etrafında seyyar köfteciler istiyoruz, otoparklar, hastaneler, oteller, AVM'ler, para basan endüstriyel çarklar değil.

Sevdiğimiz Beşiktaş'ı istiyoruz, bu hale getirilmişini değil.
Beni duyuyorsa bir gücü yeten, sana sesleniyorum efendi, Beşiktaş'ı geri ver.
Beşiktaş senin değil, benim. Benim olana el koyuyorsun.
Ruhumu versene.
Sevincimi versene.
Hevesimi versene.
Gündoğdu'mu versene.
Temizleyeceğim dediğin tribünümü versene.
Şerefli ikinciliklerimi, temizliğimi, gurur duyduğum mazimi versene.
Çocuklarımıza bize anlatıldığı gibi bir Beşiktaş bırakalım, bi izin versene.
Köftemi versene efendi,
Ekmeğimi versene...

2012-Doruk Koç