Yedi Numara (dizi), 12 Mart 2000-7 Aralık 2003 tarihleri arasında TRT'de yayımlanmaya başlayan dizi. Fora Film tarafından yapılmıştır. Üniversite eğitimi almak için çeşitli yörelerden gelmiş 4 kız 2 erkek öğrenci ve bunlara kol kanat geren çocukları olmamış sevimli bir karı kocanın hikâyesi.


***

7 numara dediysek bu kadar basit değil elbet. Özellikle biz Beşiktaşlılar için. Beşiktaş'ın "yenilmez armada" olduğu o en güzel çağlarda, henüz biz birer kahramana ihtiyaç duyuyorken, o yenilmez armada takımın iki kahramanı Metin ve Feyyaz'ın dönüşümlü sırt numarasıdır 7 numara. Beşiktaş taraftarı, Beşiktaş'ın en bileği bükülmez zamanlarında gol sevinçlerinin çoğunu 7 numaralarıyla yaşamıştır. Hatta belki Beşiktaş bu derece zaferler kazanırken bunda en büyük pay 7 numaraların olmuştur. Bir de dedim ya, öyle böyle değil, biri Metin biri Feyyaz. 1-2-3 gol yetmez 4-5-6 olsun diyerek ricacısı olduğumuz abilerden öte, hepsi daha o forma üstlerindeyken efsane olan birer yıldız.

***

Sarı Fırtına, çok maçta giydi 7 numarayı. Bulanıktır ona ilişkin hatıralarım. Unutmuş olmamdan değil, yaş haddinden dolayı. Yoksa koşarken rüzgarla yarışarak, ardından kartal misali kanat çırpan fulelerini unutmadım. O sağ kanattan topu alıp her gaza bastığında bedenimin sol kanadında tıpkı Beşiktaş atakları gibi tatlı heyecanlar olurdu hep. Hatta takım posteri verdiğinde gazeteler, ben hep Metin olmak istediğim için posterde Metin'in kelleyi keser, oraya kendi resmimi yapıştırırdım. Sonra çocuk aklıyla Metin'in artık o posterde olmadığını farkeder, gidip o posteri hangi gazete vermişse bakkaldan bir tane daha alırdım. İnsanın elindekinin değerini kaybedince anladığını ben henüz o yaşlarda, bu vesileyle anladım. Halen çifter çifter durur zulada o posterler ve ben hala Metin'in olduğu posterleri kendi resmimin olduğu posterlerden, Metin'i de kendimden daha çok sever sayarım.

***

Kibar Feyzo, aynı flu anıların bir başka hissedarıydı. Bir de gol deyince Beşiktaşlının hala sayabildiği üç beş isimden biri. 7 numaraya olan büyük sevgimde pay sahibi olmuştur şüphesiz. Hatırlayabildiğim ya da sonradan izlediğim neredeyse tüm gollerini 7 numara ile atmış olması da bunun işaretidir. O 7 numara ki derbilere 1-0 önde başlayacağımızın garantisi, daha "bu maçta gol olmaz" demeye niyetlenmiş ve cümlemiz bitmemişken çıkıp olmayacak bir golle hepimizi havalara, hatta sokaklara, şampiyonluklara atandır. O Kibar Feyzo, bu hatıralara ters düşecek bir kabalıkla Fener'e imza atarak hayatımın ilk hayal kırıklığı da olmuştur, ayrı mevzu. Ama yürek izlediği her eski maçta bir kez daha affeder onu ve kuşkusuz insan anımsamak istediği gibi anımsar sevdiğini. Benim Feyyaz'ı hep 7 numaralı Beşiktaş formasıyla hatırlayacağım gibi...

***

Bu iki efsaneden sonra, tıpkı 7 numara gibi ben de bir boşluğa düştüm. Ki belki ilk kez Beşiktaş forması giymeyen bir futbolcuya hayranlık duyup bu sevgimi bugünlere kadar taşımam da o günlerin boşluğundan kaynaklanıyordur. Raul Gonzalez'i sevmem, ne Real Madrid'in tüm kupaları kazanmasıyla, ne gollerin çoğunu Raul'un atmasıyla ilgili olmamakla birlikte direk olarak bir 7 numara mucizesidir. Tabi yine hayal meyal hatırlayacak kadar yetişebilsem de Cantona ve canlı izleme şansına asla sahip olamasam da Best, 7 numaranın sevdirdiği güzel abiler silsilesidir. Best'in Cantona için söylediği "Onunla aynı takımda oynamak için alkolü bile bırakırdım" sözünü kendime uyarlarsam, ben bu saydığım insanları aynı sahada ve hepsini 7 numarayla görmek için alkolü bile bırakırdım. Tabi o saha ancak Şeref Bey olabilirdi. Deplasmanlarda kafa izni yapsın alayı.

***

Yazıyı buraya kadar okuyanlar "ee, nedir senin hikayen, sadede gel" moduna geçtilerse haklarıdır. Benim 7 ile aşkım, hediye gelen bir Beşiktaş forması ile başladı. Beyaz forma, önde BEKO yazılı. Korsan nihayetinde, orjinalini ancak futbolcu üzerinde görebildiğimiz zamanlardı. Metin ve Feyyaz artık o formayı ıslatmaz olduğundan beri gönlümdeki Fetret Devri'nden çıkamayıp gözümde gitgide anlamsızlaşan o 7 numara, gelen o hediye formayla yeniden anlam kazanmıştı. Korsan bile olsa hayatımda beni en çok mutlu eden hediyedir, çünkü o zamana kadar giydiğim Beşiktaş formalarının hepsi düz beyaz bir kısa kolluya boya ile BEKO yazılarak elde edilmiştir. Sanırım karne hediyesiydi, anneme sırf o akşam için dahi minnettarım. Kanaat notu kullanarak o hediyeyi almamda emeği geçen hocam olmuşsa o da sağolsun, var olsun.

***

Bir sorun vardı lakin devam eden. 7 numara gönlümdeki yerini yeniden bulsa da, saha üzerinde bir türlü eskisi kadar layıkıyla taşınamıyordu. Fiyakalı numaraydı, sahipsiz kalmıyordu elbet. Ancak eskisi gibi de olmuyordu bir türlü. Oktay, Hikmet, Baya, Murat Alaçayır, Erkan, Ahmet Dursun, Burak Yılmaz, Rıdvan Şimşek. 7 numara giydiler, zaman zaman çok iyi maçlar da çıkardılar çoğu. Hepsini sevdik o forma üzerlerinde olduğu için, ama işte ah o 7 numaranın dili olsa da konuşsa. Kimseye söyleyemiyordu, bizim de dillendirmeye belki dilimiz varmıyordu. Oysa gerçekte hepimiz biliyorduk ki Feyyaz'dan sonra ismi yazılı herkesin üzerinde o kutsal 7 numara emaneten duruyordu. Üstelik dünyanın başka yerlerinde başka 7 numaralar efsaneleşmeye devam ediyordu. Raul hep olduğu gibi hala kraldı, Beckhamlar, Figolar, Shevchenkolar, C. Ronaldolar doğuyordu. Onları gördükçe Beşiktaş 7 numarasının hala asıl sahibini beklediğini görmek adama çok koyuyordu.

***

Bir Şampiyonlar Ligi akşamıydı. Şampiyonlar Ligi'ne yapılan "düşler sahnesi" benzetmesini bile sollayacak bir akşam yaşanılacağını henüz kimse bilmiyordu. Şeref Bey'de Beşiktaş; Porto, Helton ve telaffuzu garip bir isim taşıyan bir futbol cambazına karşı mücadele veriyordu. İsminden çok numarası dikkatimi çekmişti. O akşam adını hiç söylemedim, "adamların 7 numarası" dedim hep. Canavar gibi topçuydu, biz Helton'a atamadıkça "adamların 7 numarası atarsa atar, biz bu kaleciye gol atamayız" havasına bürünmüştüm. 90 dakika boyunca Beşiktaş, uzatma dakikalarında da "adamların 7 numarası" dediğimi yerine getirdi. Gelen golle çökmüştüm, ama ilk defa Beşiktaş'a gol atan birini istemsizce sevmiştim. Derken düşler sahnesini kıskandıracak bir düş sesi çınladı Şeref Bey'de. Söyleyemediğim ismi bağırıyordu binlerce Beşiktaşlı. Ne olursa olsun aynı hissi duyardı Beşiktaş taraftarı, demek ona olan sevgimde de yalnız değildim. Hayatımda ilk kez gördüğüm - ve son olacağına inandığım - bir şekilde, siyah beyazdan başka renklere bürünmüş bir 7 numaranın tribüne atıldığına şahit oldum.

***

O gün bir düş olmakla başlayan mevzu; önceleri platonik, sonrasında karşılıklı aşka dönüştü. Üstelik hepimizin O'nu bekleyişi, bir sevgiliyi beklemenin de ötesindeydi. Saatler kurduk, uykulardan uyandık, ekran başında sabahladık, evin yaşlılarına bile mevzuyu anlatıp dualar istedik, papatya falları baktık, Mete Düren yalanladı diye yıkıldık (o zamanlar bilmiyorduk bir rüyaların, bir de Mete Düren yalanlamalarının tersinin çıktığını) gelince ise kahveyi ekrana püskürtmek en hafifi olmak üzere "sivilde yapmam" dediğimiz birçok garip şey yaptık. Hala unutamam "Klavyeleri Q7'ye ayarlayın" cümlesini. Hem de taraftar Şeref Bey anmasındayken görmüştüm. Yani O'nun Şeref Bey'e ayak basacağını Beşiktaş taraftarı Şeref Bey'i anarken öğrenmiştim. Futboldan zerre anlamayan, Quaresma desem hakaret ediyorum sanacak insanları bile haberdar etmiştim. Hakikaten mutluydum o öğleden sonra.

***

Sonra "uçakta, geliyor" dediler. Binde bir görülen şey olmasına rağmen uçağın başına birşey gelmemesi için dua ettim. Havaalanına indiğinde insan selinden adamı göremesem de "hey yavrum be" çekip durdum ekranın karşısında. Onu ilk gördüğüm an yaşlar döküldü gözümden sonra. Bir yanında Serdal başkan, bir yanında Ayhan abi zar zor bindirmişlerdi biraderi arabaya. Arabanın üstü açıktı. Oradan kafayı çıkardı, o ürkütücü izdihamın tekrarını istercesine bir mazoşizm içinde yumruğunu havaya kaldırdı. Üzerinde beyaz ve sırtında 7 yazan o yaşam sebebi forma vardı. İlk başta idrak edemedim neden yaptı. Sonra düşündüm de, belki de o kalkan yumruğun sebebi İstanbul'a inişinin, Beşiktaş'a hoşgelişinin 85. dakikası olmasıydı. Beşiktaş'ın 7 numarası 85'te Gündoğdu için pusuya yatan bizlerden farksızdı. Zaten onun Şeref Bey'deki 7 numara giyiş törenini görmek için Itır Esen'in bir daha kendisinin bile çıkaramayacağı o sese dahi katlanılırdı. Daha da önemlisi, ilkokulda karne hediyem olan o 7 numaralı ilk formamdan sonra ilk defa 7 numaralı bir formam olacaktı. Sahibini bulmuştu çünkü, 7'nin üzerinde Quaresma yazacaktı. Üstelik o artık başkalarının değil, bizim 7 numaramızdı.

***

Öykümüz her aşk gibi güzel başladı nitekim, sonraları cicim ayları muadili eşsiz mutluluklarla devam etti. Penaltı kaçırdığında bile onun adını bağırmak, onu sonsuza kadar günahlarıyla sevebileceğimize işaretti. O da aşkımıza en güzel karşılık veren sevileniydi dünyanın. Topu ayağına aldığında her derdi unutturandı. Sakatlandığında galibiyet sevincini bile kursakta bırakan, buruk kılandı. Çalım attığında başımızın arşa değdiği, çekemeyenlerin "artiz" dediği, bizim ise üstüne titrediğimiz kaktüs çiçeğimizdi. O sakatlanıp maça çıkamaz olduğunda, sevgiliden bile daha çok özlenendi.

***

Derken her aşkta olduğu gibi, aşka ulaşınca sevmeler törpülendi. Unuttuk peşinde koştuğumuz zamanları. Unuttuk penceresi önünde yaptığımız serenatları. Elalemin ağzı torba değil ki büzesin misali, uzanamadığı ciğere mundar diyen Mart dişisi kediler sardı dört bir tarafı, akıllarına uymak ise manipule edilmeye bayılan bizlere düştü. Planlı ya da istemdışı, taraftarı Quaresma'dan soğutma harekatı işledi, yerini buldu, amacına ulaştı. Nobre, Hakan Arıkan, Erhan, Burak, Nihat gibileriyle yolların ayrıldığı ortamda Quaresma sükut-u hayal ile sonuçlanan maçların yeni günah keçisi olmuştu. Oyunundan ziyade takımı bölmekle dahi itham edildi. Şahsi oynuyor dendi de bir Allah'ın kulu çıkıp "kendisi tek olduğu için kendine oynuyor" demedi. Şimdi ise ortalık "Quaresma gitsin" diyenlerle doluyor, başkan bundan 6 ay önce taraftara şirin gözükmek için "sözleşmesini uzatmayı düşünüyoruz" dediği adam için şimdi nasılsa taraftar soğudu mantığıyla "değerini bulursa satarız" diyerek avuçlarını ovuşturuyor. Çünkü o da Yelda, Erdoğan ve Cemal kardeşlerimizin rızkının kallavi bir bölümünün Quaresma'nın sağ ayak dışında konuşlandığını biliyor. Biz ise bizi kendimizden soğutan olmaya devam ediyoruz. Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu sağlayan ayak oyunlarından medet uman zihniyetle "Quaresma Beşiktaş'a zarar veriyor" diyen ya da bu savı destekleyen zihniyetin hiçbir farkı yok inanın. Biri kazanmak için her yolu mübah sayıyor, diğeri kazanamayınca en güzelleri dahil herşeyi yıkıp geçiyor. Yöntem farklı, eylem aynı kapıya çıkıyor.

***

Tüm bunlar olurken Demirören'in aramızda makara halini alan "çok çalışan hata yapar" sözü Quaresma için tüm gerçekliğiyle işliyor. Sahada hiçbirşey yapmayan oyuncu göze batmazken, Quaresma herşeyi yapmaya çalışan olduğu ve illa ki her seferinde başaramadığı için hedef adam haline geliyor. Evvelden "Quaresma giderse biz ne yaparız?" düşüncesi bizim ömrümüzü kısaltıyorken, şimdilerde bizim yalpa yapan zihinlerimiz ve karmaşık, kelle isteyen başarı odaklı faşizmimiz 7 numaranın Beşiktaş'taki ömrünü kısaltıyor. Oysa yarın bir gün Quaresma gider, herkes (!) muradına ererse biz gittiği yerde Quaresma'yı izleyip iç çektikçe birileri oh be çekecek. Hatta aynı olayı Guti ile yaşama ihtimalimiz daha yakın bir gelecekte mevcut.

***

Öyle klişeleşmiş bir "safları sıklaştıralım, Quaresma candır - sahip çıkalım" deyişiyle bağlayasım yok. Yalnız şunu söylemek isterim ki Allah her insana ayrı bir yetenek verir. Ve ben bu yetenekleri kendimce Allah'ın öpücüğü olarak adlandırırım. Örneklemek gerekirse Allah Cantona'yı formasının yakasından, Can Baba ve Nazım'ı mısralarından, Vedat Okyar'ı kaleminden ve sakalından, Bukowski'yi cümlelerinden, Beşiktaş'ı armasından, Tatlıses'i gırtlağından, çArşı'yı aşkından öpmüştür kanımca. Lakin Quaresma, -Ümit Özat kazasını saymazsak-, Allah'ın ayak dışından öptüğü tek organizmadır ve hala onu Beşiktaş formasıyla görmek, hala onu Beşiktaş formasıyla izlemek, top ayağına her geldiğinde bir umut "hadi oğlum" diyebilmek, armayı öptüğünü sıklıkla görebilmek bizim için bir şanstır. Bir oğlum olursa umarım 7 numara için benim beklediğim kadar beklemez, ama ne kadar bekleyecek olursa olsun eminim ki onun hasreti benimki kadar güzel bitemez. Çünkü adım gibi eminim, bir Ricardo Quaresma daha gelmez. Ve gelecek nesil Beşiktaşlıların ona olan sevgisi ancak benim Best'e olan sevgim kadar olabilecek, ne acı.

***

Velhasıl, - umarım elimizden kayıp gitmeden anlaşılır ki - Quaresmalı Beşiktaş'ın yaşatacağı bir hüzün dahi, Quaresmasız bir Beşiktaş'ın hüznünden daha güzel, daha sıcak, daha evladır. Bir sonraki maç için yine bir umudumuz vardır. Bizim gibi umuduyla yaşayanlara, umudun bir yerlerde zulalandığını hatırlatmak için birazcık hüzün her zaman şarttır. Keza Quaresma'ya da arada bir bizi üzebilme serbestliği vermek, aramızdaki bağın kopmaması için aynı derecede elzemdir. Çünkü Beşiktaş tribünü, şampiyonluk kutlamalarından çok çaktırmadan dışavurulan o gururlu hüzünle güzeldir.

***

Henüz 20 yaşında ama aklı son derece başında kardeşim Onur Tural'ın dediği gibi;

"Beşiktaş tribününde her daim biraz olsun hüzün hakim olmalıdır. Yoksa o tribün Beşiktaş tribünü olmaktan çıkar."

Ve Ricardo Andre Bernardo Quaresma; en devasa mutluluklar içerisine bile çaktırmadan zulalanan, hala yüreğimizi titreten o ince hüznün, 7 numaraya kattığı anlamdır, izdüşümüdür.

Ölene kadar gitme bi yere, ayağının dışından sevgiyle öperim.
Yaşattığın herşey için eyvallah 7 numara, unut derdi kederi. Şükürler olsun ki hala beraberiz nasılsa.


2011-Doruk Koç