Mahallede bir zamanlar söylenerek arşınladığı toprak yol üzerinde neşeyle top oynayan çocukları izliyordu.


Hepsinin ilerde olmak isteyeceği abiydi.
Buralarda dünyaya gelen birçoğunun hayal bile edemeyeceği bir hayatın sahibiydi.
Ama simsiyah camın ardından onları izlerken hiçbiri kadar mutlu olmadığını farketti.
Onlar kadarken o da buralarda top koşturur, ayakkabısına verdiği en ufak bir hasarı annesinden dayak yiyerek öderdi.
O zamanlar tek hayali bugünkü gibi bir hayattı.
Yırtılan ayakkabısının, dizleri parçalanan pantolonunun yerine hemen yenisini alabileceği bir hayat.
Bu yüzden boyun eğmeyeceği, azar işitmeyeceği bir hayat.
Ve o zamanlar bir gün çocukluğunu özleyeceğini söylese biri, o biçim güler geçerdi.
Üstelik okumaya şartlandırılmış ve ailesinin umudu olabilme yükü yüklenmiş bir gençlik beklemekteydi onu.
Ve hayat gittikçe çekilmezleşmekteydi.

***

Bir tek dayanma gücü, bir tek omuz vereni, ciğerine takviye olan tek bir nefesi vardı.
Ezildiği yüke veryansın ederken bu hayattan kurtulmak için gece gündüz çalışmalar,
Kitap üzeri uykular ve ders çalışmak için arkadaşta kalma yalanı ile kaçılan Beşiktaş maçları.
Hatta izin tüm haftasonunu kapsayan cinsten çıkmışsa bir gece öncesinden bilet kuyrukları.
Oysa bilet almak şöyle dursun, okula bile tabanvayla giderdi.
Dolmuşla gittiğinde tüm günü aç geçirirdi çünkü.
Bilet kuyruklarında hep en arkaya atardı kendini, parası olmadığını belli etmemek için.
Genelde sırasını şehir dışından gelenlere verirdi, o kadar yoldan gelmişti insanlar.
Betonda yatar uyurdu, sabah oradan giderdi okula.
Cuma günleri hem yayan hem aç geçerdi.
Yemeğe ya da dolmuşa vereceği parayı maç gününde kendisine yarenlik edecek biraya ayırırdı.
Haftasonu peder - elde olmayan nedenlerden- keserdi harçlığı çünkü.
Maçlar genelde Cumartesi olurdu.
Yollarda aç bilaç geçen Cuma'nın gecesinde bilet kuyruğunda sabahlarken yorgunluğunu unuturdu.
Acayip makaralar vardı orada, çok kral dostluklar da.
Elbette ekmeğini - suyunu bölüşecek bir Kartal bulunurdu.
Cumartesi akşam üzeri elinde birasıyla Beleştepe'ye çıkarken görülürdü hep.
İnönü'de ev sahibi nasıl Beşiktaş ise o da Beleştepe'de kendini öyle hissederdi.
Orada da kafa çocuklar vardı, hatta boş durmayıp birlikte tribüne bile ayak uyduruyorlardı.
Maç biter, deplasman haftasının ayrılık hüznü çökerdi.
Üstelik o gece eve de gidemezdi.
Nefesinde hala biranın ayak izleri olabilirdi, peder bunu çakozlarsa çok fena falso alırdı hayatı.
Maç, bilet, Beleştepe diyemezdi ki.
Hem evin tuvaleti dışardaydı, bira içilen bir gece için o ev yanlış mekandı.

***

Hayatını bu rutine oturtmuş giderken,
Ve hatta herşey ona "her zamanki gibi" gelirken, farkında olmadığı şeyler de vardı.
Yüreğindeki siyah beyaz saçı ve sakalına düşmüş babacan bir Kartal onu gözlüyordu.
Bilet kuyruğu - Beleştepe güzergahlı yolculuğundan da haberdardı üstelik.
Bu kez bir Pazar akşam üzeri, o gence belli etmeden takip etti ve Beleştepe'ye çıktı.
Yer sordu, buyur edildi.
Sonra o esrarengiz gençten konuşmak için izin istedi.
Beleştepe'nin ev sahibi kendi mekanında sorgulanıyordu.
Diklenerek ve dikleşerek kabul etti konuşmayı.
Babacan Kartal kestirmeden gitmiş, ne iş diye sormuştu.
Genç olanı ise nasıl tufaya geldiğini sorguluyor ama herşeyi de dürüstçe anlatıyordu.
Sakalına ak düşenin yanağına yaş düşmüştü.
Elini uzattı cebine. Kapalı üst kombinesini çıkarıp bıraktı delikanlının avuçlarına.
Hazine muadili hediyesi kabul görmedi, Beşiktaşlı adama borçlu kalmak yakışmazdı çünkü.
Nihayet buna da bir formül bulundu, kombineye karşılık açılmamış bir bira ve Beleştepe krallığı babacan kartala devrolundu.
"Neden" diye sordu Kapalı'ya doğru yol alırken.
"Buraları özledim evlat." cevabını aldı.
Anlayamadı belki, ama fazla da üstelemedi.
Geçti Kapalı'ya ve vedalaştı gırtlağıyla.
O doksan dakika ona, ait olduğu yerin orası olduğunu kanıtlamıştı.
Maç sonu Beleştepe'de buluştuklarında kombineyi iade ederken ciğeri sızlamıştı.
İlk kez bir maç çıkışı direk eve yollandı.
Sesinin kısıklığına "şifayı kapıp eve bu akşam dönme" bahanesini uydurarak.
Eve kadar yürürken bir ton şey geçmişti aklından.
Pes etmek yoktu, okuyacaktı.
Bir gün iade etmek zorunda kalmayacağı bir Kapalı kombinesine sahip olmak için,
Bir gün hem yemek yiyip hem bira içip hem maça gelebilmek için,
Bir gün bir başka Kartal'ı Kapalı'ya yollayabilmek için okuyup kazanacaktı.
Ve kazanabilmek için bir ceza biçti kendine.
Kapalı, üniversiteyi kazanana kadar Beşiktaş'ı gördüğü son adres olacaktı.
Böylece ne yapar eder kazanırdı, sene kaybına tahammülü olamazdı.

***

Ve tıpkı sağlı sollu gelen Beşiktaş ataklarının sonucu gibi beklenen olmuş, Kartal hedefi 90'dan vurmuştu.
Kazandığı okul, arzu ettiği tek yer, Beşiktaş'a en yakın yerdi: Yıldız.
Artık maçlara tek tabanca değil, arkadaş grubuyla gidiyordu.
Ve artık imece usulüyle mi olur çift turnike mi bilinmez, bir şekilde kendini Kapalı'ya atıyordu.
Beşiktaş aşkının sırtını sıvazladığı yıllarda okulun nasıl gittiğini anlatmaya gerek var mı?
Yıldız'ın dereceli ve aşırı derecede Beşiktaşlı Kartalı, mezuniyet töreninde de siyah beyaz bayrağı göndere çekiyordu.
Elindeki o diploma ve referanslarla kuvvetle muhtemel havada kapacaklardı, öyle de oldu.
İlk işi kendisine onca umut bağlayan ailesini mutlu etmek olacaktı.
Kendisini Beşiktaşlı yapan, omzunda maça götüren babasını,
Kış bastırdığında siyah beyaz kaşkollara saran anasını,
Sokakta patlak bir topun peşinden biri Metin - biri Amokachi olup koşturdukları biraderi,
Ve evde bir Beşiktaş bestesi söylendiğinde tünekten tüneğe atlayan,
Muhabbet görünümlü maket Kartal Süreyya'yı alıp semtin göbeğinde onlara yakışan bir eve yerleşti.
Sonra biri kendine biri biradere iki Kapalı üst,
Pedere televizyon koltuğu - Dreambox - nargile,
Anneye örgü için siyah beyaz yün iplikler alıp yollandı mabede her maç akşamı.
Önce Şairler, sonra Kazan, en son Kapalı ve gelsin bir sonraki hafta.

***

Zaman geçti.
Anne ve babaları mutlu mesut göçtü gitti.
Biraderi yine Yıldız'da okuttu.
Evlendi.
Karısı hamileyim dediğinde hemen gidip aldı çubukluyu ufaklığa.
Sonra ismine karar verince yazdırdılar arkaya "Metin - 11"
Birader de evlendi, yeğenine de ilk formayı amcası almıştı çoktan.
Amokachi olur mu lan diye sordu birader adı için, saçmalamamaya karar verip Tayfur dediler sonra.
Çocuklar da aynı Beşiktaşlılıkla fakat babalarının zorluklarını yaşamaksızın büyüyorlardı.
Zaman aktıkça herşey değişiyor, kaptanken Tayfur'un isim babası olan Havutçu Beşiktaş'ın hocası oluveriyordu.
Ufaklığın havası görülmeye değerdi. Beşiktaş'ın hocasının adını taşıyordu.
Ne okursa okusun mesleği şimdiden belliydi onun da.
Kötü geçen bir sezonun son 9 haftasında Tayfur Hoca kendisini asaleten atıyordu patronluğa.
Artık çocuklar Tayfur Hoca ile gelecek şampiyonluğun umuduyla bekliyorlardı yeni sezonu.
O sene ufaklık olan Tayfur ilkokula başlayacaktı ayrıca.
Ve ne gariptir, Beşiktaş'ın o sezon İnönü'deki ilk lig maçı, Tayfur'un siyah önlük beyaz yaka giyeceği ilk günün akşamıydı.
Pazartesi...
Ama buruktu ortalık.
Kaptan, hoca, isim babası, üstelik küçük bir kız babası Tayfur Hoca kafesteydi.
Ufaklık bunu duyunca maça gitmek istememişti.
O gitmeyince Metin de su koyuvermişti.
Birader de çocukları sakinleştirmek için kalınca tribünde olacak Kartal sayısı 1'e düşmüştü o akşamlık.
Hal böyleyken bir burukluk doldu içine.
Arabadaki bozukluk kumbarasına attı elini, bir bira aldı ve çocukluğunun tozlu sokaklarına yollandı tabana kuvvet.
Oradan yürüyerek Beleştepe'ye çıktı.
Çocuklara gişeden bilet alacaklardı ama yanında kendi kombinesi vardı.
Beleştepe'nin yeni ev sahiplerinden birine takıldı gözü, son nefesi çekmekle meşguldü sigaradan.
Delikanlı dedi, al bunu gir Kapalı'ya. Maçtan sonra burada buluşuruz, verirsin.
Karşılığında delikanlının iki fırt çekilmiş birasına tav oldu.
"Neden" diye sordu çocuk,
"Buraları özledim" dedi.
Maç sonu kombineyi alıp yollandı evine "yine" yayan.
Yüzünde bir gülümseme vardı herşeye rağmen.
Bu mutluluğu sebebi Beşiktaş'ın galibiyetinden de öteydi.
Yıllar önce üniversite sınavına hazırlanırken bir ağabeyin biletiyle Kapalı'ya adım atan genç,
Bugün aynı yolu bir başka Kartalın kanatlarına açmıştı.
Üniversite biteli yıllar oldu belki ama, o yıllarca barınak bellediği Beleştepe'den diplomasını bugün almıştı.

***

Zaman yine ilerledi, günlerden Cuma'ydı.
Yeğen Tayfur okuma - yazmayı ilerletmekteydi.
Bugün ilk defa yardım almadan istediği bir kelimeyi yazacaktı tahtaya.
Siyah önlük beyaz yaka, kara tahta beyaz tebeşire hürmeten BEŞİKTAŞ yazdı koca harflerle.
Akşam eve kadar dayanamadı, babasına müjdeyi okul çıkışı verdi.
"Ben bugün tahtaya "BEŞİKTAŞ" yazdım."
Babası karşılıksız bırakmadı oğlunu.
"Kartallar kafesten çıktı oğlum. Yarın maçta Tayfur Hoca'yı göreceksin."
Artık maç saatine kadar herkese haramdı uyku.
Erkenden attılar ilk adımı mabede.
Maçın başlamasına artık az kalmıştı. Yeğen Tayfur gördüğü herşeyi sorguluyordu.
Derken boyunlarında Beşiktaş atkısı, siyah takım elbiseli 2 kişi elele yürüdüler Kapalı'nın çağrısına.

- Amca bu kim?
- Tayfur Hoca oğlum.
- Ya yanındaki?
- O da Serdal amca, Quaresma'yı getiren adam.

Ve santrayla gelen üçlüyle maç başladı.
Düdük çalar çalmaz da açıldı pankart.
Yeni yetme talebe kekeleyerek okumaya başladı.

İL-Mİ O-KUL-DAN HA-YA-TI BE-ŞİK-TAŞ-TAN.
Ve ilginçtir, “bu ne demek” diye kimseye sormadı.

Yeni eğitim - öğretim yılında Beşiktaşlı yavrulara başarılar.
Optik Başkan misali kanaat notu verenleri bol olsun.
Eyvallah.

2011-Doruk Koç